Baba Ocağı...
Bir ev sönse de, insanlığın soğuğu kalır. Sessiz bir kayıp, herkese ders olur. Baba ocağı yalnızca duvar değil, insandır. Sönmüş bir ocak, üşüyen bir şehir demektir. Bir hayatın yokluğu, birlikte yaşamanın kıymetini hatırlatır.
Şennur Yıldız
Köşe Yazarı
Bir ev sönse de, insanlığın soğuğu kalır.
Sessiz bir kayıp, herkese ders olur.
Baba ocağı yalnızca duvar değil, insandır.
Sönmüş bir ocak, üşüyen bir şehir demektir.
Bir hayatın yokluğu, birlikte yaşamanın kıymetini hatırlatır.
Ocak söner, umutlar kül olur ama sevgi yeniden filizlenir.
İnsan, insansız kaldığında donar; baba ocağı hatırlatır.
Herkesin bir baba ocağı vardır.
Ama herkesin baba ocağı aynı değildir.
Yine de herkes için kutsaldır…
Herkes için köktür…
Herkes için sığınılacak bir yerdir.
Benim için baba ocağı;
emeğin adıdır,
alın terinin izidir,
dürüstlüğün mirasıdır.
Sarmaşıklarla çevrili bir bahçedir,
sonbahar yapraklarıyla sararmış mevsimlerdir,
yasın içinden bile filiz veren bir umuttur.
Üç yıl önce, hiç beklemediğimiz bir anda,
ölüm annemi aldı bizden.
Sessizdi…
Soğuktu…
Tokat gibi bir gidişti.
O gün baba ocağına ilk kez ölümün sessizliği çöktü.
Yeşermiş bir dalın üzerindeki meyvenin
sessizce toprağa düşmesi gibi…
Ve sonra…
Babamın vefatıyla birlikte,
o ocak tamamen söndü.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bunu biliyorum.
Ama şunu da biliyorum:
Biz kardeşler olarak o ocağı yeniden yakmaya çalışacağız.
Eskisi gibi harlı yanmasa da,
birbirimize yaslanarak ayakta tutacağız.
Çünkü baba ocağı bina değildir.
Duvar değildir.
Çatı değildir.
Baba ocağı insandır.
Babam bana ölümün gerçek yüzünü öğretti.
Soğuk…
Sessiz…
Kaçınılmaz…
İnsan unutur,
ama ölüm unutmaz.
Bir gün ansızın gelir ve sadece şunu der:
“Ben buradayım.”
Babam yoklukla büyüdü.
Yetim kaldı.
Zor bir hayat yaşadı.
Ama bize bıraktığı miras;
ne para oldu,
ne mal,
ne mülk…
Bize bıraktığı miras dürüstlüktü.
Sevilmeyi öğrenememişti,
bu yüzden sevmeyi gösteremezdi belki…
Ama başka bir şey öğretti bize:
Birlikte kalmayı.
Dağılmamayı.
Zor zamanlarda birbirimize yaslanmayı.
“Beni yoğun bakıma sokmayın, evimde öleyim” dedi.
Son nefesini verirken ellerini tuttum.
Gözlerine baktım.
Vicdanım rahat…
Onu yalnız bırakmadık.
Sevgiyi belki anlatamadı,
ama biz ona evlat olmayı son nefesine kadar yaşattık.
Ve şunu anladım:
Yalnızlık en büyük cezadır.
Ne yoksulluk…
Ne hastalık…
Ne çaresizlik…
En büyük yoksulluk, insansızlıktır.
Babamın hastalığında öğrendim:
İnsana insan gerek.
Babam bir namaz aşığıydı.
Zor hastalığında bile sürüne sürüne camiye giderdi.
Bir vakit kaçırsa huzursuz olurdu.
“Camiler boş kalırsa, çocuklarımıza neyi örnek göstereceğiz?” derdi.
İbadeti gösteriş için değil,
Allah için yaşardı.
Kötülükten arınmak için…
Birlik için…
Huzur için…
Bereket için…
Derdi ki:
“İnsanlar dinden uzaklaştıkça kötülük artıyor.
Biz dini anlatamıyoruz, yaşayarak göstermiyoruz.”
Babamın ibadeti bir vaaz değildi.
Bir ders gibiydi.
Yaşayarak öğretti.
Sözle değil, hayatla anlattı.
Bugün şehirler yaşlanıyor.
Yalnız yaşayan insanlar artıyor.
Kimsesizler çoğalıyor.
Sessiz evler çoğalıyor.
Kapısı çalınmayan hayatlar çoğalıyor.
Artık mesele sadece “huzurevi” değil.
Artık mesele vicdan.
Artık mesele bina yapmak değil,
yuva kurmak.
Belki de adı bile değişmeli:
Huzurevi değil,
Umutlu Yaşam Evleri olmalı.
Şefkatin olduğu,
insanın insanla yaşadığı,
yalnızlığın kader olmadığı yerler…
Çünkü yalnızlık,
yoksulluktan daha ağırdır.
Açlıktan daha sessizdir.
Ve insanı içeriden öldürür.
Bir şehir;
yollarıyla, binalarıyla değil,
insanına verdiği değerle büyür.
Baba ocağı sönerse,
sadece bir ev değil, bir neslin sıcaklığı kaybolur…
İnsanlık üşür.
“Sağlık, huzur ve bereketle dolu bir Ramazan ayı geçirmenizi diliyorum.
Gönlünüz sevgiyle, ömrünüz umutla dolsun…
Sevgiyle kalın.”
Bu Haberi Beğendin Mi?
17 kişiden 17 kişi beğendiSen de yorumunu yaz!
E-posta adresin gizli kalacaktır. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun *Haftanın Özeti
Son dakika haberleri, resimler, videolar ve özel röportajlar




