Kocaeli Haberleri Kocaeli Son Dakika

Kocaeli'nin Nabzını Tutan Site Kocaeliparaf.com'a Hoşgeldiniz. Kocaeli'in Güçlü Sesi, Kocaeli Haber, Kocaeli Haberleri, Kocaeli Yerel Haberleri

Kocaeli Paraf Haber Sitesi

Kemalpaşa Mh. Cumhuriyet Cd. Petan İşhanı Kat: 5 No:30 İzmit, Kocaeli
sennuruzan@gmail.com

Sessiz Pilav Kaşıkları Ve Suskun Gelinler

Anadolu kültüründe evlilik gelenekleri, özellikle kız çocuklarının duygu ve düşüncelerini doğrudan ifade edemeyip sembollerle anlatmaları, hem sosyolojik hem de duygusal açıdan çok derin bir mesele….

Nurdane Mülkem

Köşe Yazarı


Sessiz Pilav Kaşıkları Ve Suskun Gelinler

Anadolu kültüründe evlilik gelenekleri, özellikle kız çocuklarının duygu ve düşüncelerini doğrudan ifade edemeyip sembollerle anlatmaları, hem sosyolojik hem de duygusal açıdan çok derin bir mesele….

Eskiden kız çocukları duygularını yüksek sesle söyleyemezdi. “İstiyorum”, “Seviyorum” ya da “Kabul ediyorum” demek, ayıp sayılırdı. Toplumun ördüğü utanç duvarları, onların dilini susturur, ellerine, gözlerine, hatta sofradaki kaşığa kadar sızardı.

***

Ama insan içindekini bir şekilde anlatır.

Anadolu’nun her köşesinde, bu sessiz anlatım biçimleri birer kültür simgesine dönüşmüştü.

Mesela bir kız, kendisini isteyen bir delikanlıya gönlünü belli etmek isterse, bazen sofradaki pilava kaşığını dikiverirdi. O dik duran kaşık, bir sözden çok daha fazlasını anlatırdı: “Ben razıyım.”

Bir başka yerde, kahveye serpilmiş köpükteki desen, verilen mendilin rengi, yahut pencereden bırakılan küçük bir tül bile gönül işaretine dönüşürdü. Duygular kelimesiz, ama apaçık konuşurdu.

***

O dönemlerde kız çocuğuna öğretilen ilk şeylerden biri “edep”ti. Ama bu edep, çoğu zaman suskunlukla karışmış bir itaat anlamına gelirdi. Anne babasına “Ben bu kişiyle evlenmek istemiyorum” diyemeyen, istemediği biriyle evlendirilen nice genç kız vardı.

Yine de bu sessizliğin içinde, kadınların bulduğu sembolik anlatım biçimleri birer direniş şekliydi aslında. Sözü yasaklanan, işaretiyle konuşmayı öğrendi. Pilava dikilen kaşık, sessiz bir çığlıktı bazen.

***

Evlilikten sonra da bu sessizlik bitmezdi. Gelinlik, sadece beyaz bir elbise değil; kadının üzerindeki görünmez bir ağırlıktı. Yeni evine “gelin” olurdu ama aynı zamanda sessiz olurdu.

Kaynanasının, kayınbabasının yanında konuşmaz, onlara doğrudan seslenmezdi. “Utançtan değil, saygıdan” denirdi ama gerçekte o sessizlik, kadının kendi sesini kaybetmesiydi çoğu zaman.

***

Bugün hâlâ o geleneklerin izleri sürüyor.

Kadınlar artık daha çok konuşuyor, daha çok anlatıyor; ama geçmişin gölgesi, hâlâ bazı sofralarda, bazı bakışlarda dolaşıyor.

Belki de pilava dikilen kaşık, sadece eski bir gelenek değil — aynı zamanda bastırılmış bir kuşağın iç çekişi, “ben de varım” demesiydi

***

Pilava Dikilen Kaşık ve Sessiz Gelinler

Eskiden kız çocukları konuşmazdı.

Konuşsalar bile, yüreklerinden geçenleri dile getiremezlerdi. Çünkü ayıptı, çünkü edepsizlikti, çünkü “kız kısmı susmalıydı.”

Ama kalp, sustuğunda bile anlatır kendini.

Ve o anlatım, bazen bir pilavın ortasına dikilmiş bir kaşık olurdu.

Bir köy sofrasında, bir delikanlı kız istemeye gelmişse, herkesin gözü sofradaki kıza çevrilirdi.

O da sessizce kaşığını pilava dikerdi…

İşte o an, söylenmeyen her kelime dile gelirdi.

Bir “evet” kadar sıcak, bir utanç kadar sessiz bir işaretti bu.

Ne “istiyorum” diyebilirdi, ne “istemiyorum”sadece kaşık konuşurdu onun yerine.

***

Bir başka yerde, kız çocuğu mendilinin ucuna işlediği bir desenle anlatırdı duygusunu; bazen bir kahve fincanının köpüğüne sığınırdı kalbi.

Köylerin taş duvarları, rüzgârla taşınan türküler, hep o sessiz sevdaların hikâyesini anlatırdı aslında.

Hiçbiri “ben de sevdim” diyememiş kızların öyküsüydü onlar.

Sonra o kızlar gelin oldu…

Bir başka eve, bir başka hanenin içine “gelin” olarak girdiler ama dillerini yine eşiğin dışında bıraktılar.

Kaynanasının yanında konuşmaz, kayınbabasına adını bile anmazlardı.

Susmak, saygı sayılırdı. Ama o sessizlik, içten içe bir özlemin, bir kimlik yitiminin sessizliğiydi.

***

Ne gariptir; bir ömür boyunca konuşamayan nice kadın, duygularını sadece gözleriyle anlatabildi.

Bir tabak yemekle, bir bakışla, bir yürek çarpıntısıyla.

Yine de o sessizlikte bir asalet vardı  incelikle örülmüş bir sabır.

Belki de bu yüzden, o eski kadınlar güçlüydü; çünkü konuşmadan da sevmeyi, söylemeden de anlatmayı biliyorlardı.

***

Bugün kızlarımız artık daha cesur.

Sevdiğini söylüyor, istemediğini haykırabiliyor.

Ama yine de geçmişin o sessiz kadınlarına borçluyuz; çünkü onlar bize sessizliğin de bir dil olduğunu öğrettiler.

Pilava dikilen kaşık, bir gelenekten çok daha fazlasıydı:

O, bir yüreğin atışıydı — duyulmak isteyen bir kalbin son çırpınışı.

İstersen yazının sonuna kısa bir kişisel dokunuş (örneğin “Benim babaannem de…” gibi) ekleyebilirim, böylece daha samimi ve hikâye tarzında olur.

İster misin o şekilde biraz kişisel ve hatıra havasında bir ekleme 

***

Pilava Dikilen Kaşık ve Sessiz Gelinler

Eskiden kız çocukları konuşmazdı.Kahvede içmezlerdi kararsın denilirdi..

Konuşsalar bile, yüreklerinden geçenleri dile getiremezlerdi. Çünkü ayıptı, çünkü edepsizlikti, çünkü “kız kısmı susmalıydı.”

Ama kalp, sustuğunda bile anlatır kendini.

Ve o anlatım, bazen bir pilavın ortasına dikilmiş bir kaşık olurdu.

Bir köy sofrasında, bir delikanlı kız istemeye gelmişse, herkesin gözü sofradaki kıza çevrilirdi.

O da sessizce kaşığını pilava dikerdi…

İşte o an, söylenmeyen her kelime dile gelirdi.

Bir “evet” kadar sıcak, bir utanç kadar sessiz bir işaretti bu.

Ne “istiyorum” diyebilirdi, ne “istemiyorum”  sadece kaşık konuşurdu onun yerine.

***

Bir başka yerde, kız çocuğu mendilinin ucuna işlediği bir desenle anlatırdı duygusunu; bazen bir kahve fincanının köpüğüne sığınırdı kalbi.

Köylerin taş duvarları, rüzgârla taşınan türküler, hep o sessiz sevdaların hikâyesini anlatırdı aslında.

Hiçbiri “ben de sevdim” diyememiş kızların öyküsüydü onlar.

Sonra o kızlar gelin oldu…

Bir başka eve, bir başka hanenin içine “gelin” olarak girdiler ama dillerini yine eşiğin dışında bıraktılar.

Kaynanasının yanında konuşmaz, kayınbabasına adını bile anmazlardı.

Susmak, saygı sayılırdı. Ama o sessizlik, içten içe bir özlemin, bir kimlik yitiminin sessizliğiydi.

Ne gariptir; bir ömür boyunca konuşamayan nice kadın, duygularını sadece gözleriyle anlatabildi.

Bir tabak yemekle, bir bakışla, bir yürek çarpıntısıyla.

Yine de o sessizlikte bir asalet vardı — incelikle örülmüş bir sabır.

Belki de bu yüzden, o eski kadınlar güçlüydü; çünkü konuşmadan da sevmeyi, söylemeden de anlatmayı biliyorlardı.

Bugün kızlarımız artık daha cesur.

Sevdiğini söylüyor, istemediğini haykırabiliyor.

Ama yine de geçmişin o sessiz kadınlarına borçluyuz; çünkü onlar bize sessizliğin de bir dil olduğunu öğrettiler.

Pilava dikilen kaşık, bir gelenekten çok daha fazlasıydı:

O, bir yüreğin atışıydı — duyulmak isteyen bir kalbin son çırpınışı.

Ve ben bazen kendi ablama bakıyorum…

O da o eski kuşağın gölgesinde büyüdü.

Gözleriyle konuşmayı, duygusunu yutmayı, “boş ver” demeyi erken öğrendi.

Bir şey sorulduğunda önce etrafına bakar, sonra gülümser, ama çoğu zaman içindekini söylemez.

Biliyorum, onun sessizliğinde bir dağ kadar gurur, bir deniz kadar hüzün var.

Belki de bu yüzden, her pilav kaşığı dikildiğinde ben ablamı hatırlarım ve o eski kadınların, sessiz ama güçlü kalplerini…

 “Bu yazıyı, sesini her zaman kalbinde taşıyan ablam  Nursen BUDAK hanfendiye ithaf ediyorum.”

Bu Haberi Beğendin Mi?
4 kişiden 4 kişi beğendi

Sen de yorumunu yaz!

E-posta adresin gizli kalacaktır. Lütfen tüm zorunlu alanları doldurun *